

Liderlerini Deviren Arap Ülkelerinin Bir Yılı
Tam bir sene önce bu günlerde birçok Arap ülkesi, bölgede yeni bir sürece girileceğinin işaretlerini verdi. Tunus’ta başlayan olaylar, Mısır, Yemen, Libya, Bahreyn ve Suriye gibi birçok ülkede etkisini gösterdi. Yaklaşık 1 yıldır sosyal ayaklanmalarla çalkalanmakta olan bölgede, şimdiye kadar protestoların öncelikli hedefi olan liderlerini devirmeyi başaran ülkeler Tunus, Mısır ve Libya oldu. Yemen’de ise Ali Abdullah Salih’in tam olarak devlet yönetiminden çekildiğini söyleyebilmek en azından şimdilik pek mümkün görünmüyor.
Tunus, Mısır ve Libya… Yıllardır hükümranlığını sürdüren liderlerini sistemin dışına çıkarmayı başardılar, ancak liderlerin düşmesi ne kadar değişiklik yarattı? 2011’de bu ülkelerde neler yaşandı ve bu yaşananlar, sürecin bir “devrim”e doğru evrilmesini sağlayacak nitelikte miydi? Bu sorulara net cevaplar verebilmek zor olsa da bir süreç analizi yapmaya çalışmak yararlı olabilir.
Devrim mi, Evrim mi?
An itibariyle Arap dünyasında yaşanan sürecin daha çok başlarında olduğumuz düşünülecek olursa yaşananların devrim olup olmadığını tartışabilmek için henüz çok erken. Ancak yine de en azından süreci başlatan dinamiklere, sonrasında yaşanan gelişmelere ve bu ülkeler arasındaki farklılıklara bir göz atalım.
Otokrasi, bireysel çıkarları çerçevesinde hareket eden liderler, rejimin destekçilerinin maddi kaynaklara ulaşımının kolaylaştırıldığı ve kilit pozisyonlara getirildiği bir sistem, çoğunlukla iç ya da dış düşmanlar bahane edilerek olağanüstü hal ilan edilmesi ve hakların kısıtlanması, adaletsizlik, eşitsizlik, işsizlik, muhalif oluşumlara izin verilmemesi, yardım ve yatırım karşılığında görece istikrar sözüyle yabancı ülkelerden alınan destek… Bu ve bunun gibi birçok sorun on yıllardır bu coğrafyada kronik bir hal aldı ve adeta kanıksandı. Ancak patlama noktası 17 Aralık 2010’da Muhammed Buazizi’nin kendisini yakması olan ayaklanma ve eylemler dalgası, Arap halklarının bu kronik sorunlara daha fazla tahammül edemeyeceğini net bir şekilde gösterdi.
Ancak sadece bu sıkıntıların varlığı ve ayaklanmaların başlamış olması başarıyı getirebilir mi? Jack Goldstone, bir devrimin başarıya ulaşabilmesi için gerekli olan unsurları şu şekilde sıralıyor: 1) Yönetimin onarılamayacak şekilde adaletsiz ve sürdürülemez bir hal alması ve toplumun geniş bir kesimi tarafından ülkenin geleceğine yönelik bir tehdit olarak algılanması; 2) elitlerin, özellikle de askeri elitin yönetimden uzaklaşması ve devleti savunmayı bırakması; 3) nüfusun farklı etnisite, din ve sınıflara tabi büyük bir bölümünün yönetime karşı harekete geçmesi; 4) uluslararası güçlerin yönetime desteğini kesmesi ya da yönetimin kendisini savunması için tüm gücünü kullanabilme kabiliyetini kısıtlamaya çalışması.[1]
Bu çerçeveden bakıldığında bu gerekliliklerin Tunus, Mısır ve Libya’da farklı zaman ve şekillerde karşılık bulduğu görülüyor. Her üç ülkede de toplumun farklı kesimlerinin sokaklara döküldüğüne ve artık kendi geleceklerinin teminatı olarak görmekten uzak oldukları yönetimlerine karşı ardı ardına harekete geçtiklerine şahit olduk. Her ne kadar üç ülkede de halkın barışçıl protestolar gerçekleştirilmesi konusundaki ısrarına şahit olunmuşsa da Libya’da sürecin uzaması ve Kaddafi rejiminin kanlı baskısı ve uluslararası aktörlerin doğrudan müdahalesiyle bu ülkede durum ilerleyen aşamalarda bir iç savaş yaşandığı izlenimi vermeye başladı.
Elitlerin yönetimden uzaklaşması bağlamında ise her üç ülkede de birbirinden farklı ancak aynı sonucu getiren gelişmeler yaşandı. Tunus örneğine baktığımızda, ne Burgiba’nın ne de Bin Ali’nin ordunun siyasette söz sahibi olmasına ve ekonomiden büyük bir pay almasına izin verdiği görülüyor. Dolayısıyla siyasetten hep uzak kalan ordunun, Bin Ali rejimine karşı ayaklanmalarda Bin Ali’nin yanında yer almak gibi bir kaygı taşımadığı, kolaylıkla halkın yanına geçtiği ve Bin Ali’nin devrilmesinin ardından ise siyasette söz sahibi olmaya çalışmadığı görülüyor.
Mısır’da ise Tunus’taki geleneğin tam aksine ordunun hem ekonomi hem de siyasette büyük payının olduğu biliniyor. Bu nedenle şaşırtıcı olmayan bir şekilde Mısır ordusu uzun süre Mübarek’in yanında yer alarak halka karşı durdu. Mübarek’in günlerinin sayılı olduğunun anlaşılması ile birlikte ise Mısır ordusu safını değiştirerek halkın yanında yer aldı ve en nihayetinde Mübarek’in gidişi ile birlikte ülke yönetimini ele geçirdi. Hâlihazırda yaşanan olaylar da halk ile asker arasındaki güç mücadelesinin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Libya ise Kaddafi’nin siyasi sistemin kendisi olmasının getirdiği farklı bir durum teşkil ediyor. Hemen hemen hiçbir kurumsal tecrübenin olmadığı ülkede kurumsal bir ordu yapısından ve ordunun yaşananlar üzerindeki etkisinden söz etmek de neredeyse imkânsız. Kaddafi’nin kendisini savunmak için paralı askerler kullanma yoluna gitmesi de bu çerçevede daha anlaşılır bir hal alıyor.
Uluslararası güçlerin rolü bağlamında duruma bakıldığında ise yine yaşanan olayların farklı aşamalarında olsa da liderlerine karşı ayaklanan halkların sözünü ettiğimiz üç ülkede de desteği sağlayabildiği görülüyor. Bu noktada Libya’yı diğer ikisinden ayıran ise söylemlerin dışında Libya’da fiili olarak bir dış müdahalenin de yaşanmış olması. Çeşitli dezavantajlarına rağmen bu müdahale de Kaddafi’nin gidişi anlamında Libya’daki süreci hızlandırdı. Bu çerçevede, uluslararası aktörlerin hem söylem hem de eylem bazında yaptıklarının bu sürecin gidişatı anlamında ne kadar önemli olduğunu gözler önüne seriyor.
Var Olan Rejime Alternatif Güç Odaklarının Oluşumu
Charles Tilly devrimsel bir sürecin ortaya çıkması bağlamında, Trotsky’nin ikili güç (dual power) konseptine atıfta bulunarak sosyal hareketlenme esnasında var olan yönetimin karşısına alternatif bir güç odağının (multiple sovereignty) ortaya çıkması gerektiğini vurguluyor.[2] Bu unsurun ortaya çıkıp çıkmaması konusunda da her üç ülkede farklı bir seyir gözleniyor.
Tunus’ta ihmal edilmiş güneydeki kırsal kesimlerde başlayan hareketlenmeler, işsiz gençlerin ve zaman zaman da işçi sendikalarının etkinliğinin görüldüğü ve zamanla toplumun diğer kesimlerine yayıldığı bir tablo çizdi. Bir liderin ya da ideolojinin hâkimiyetinin görülmediği eylemler çok kısa bir sürede Bin Ali’nin pes ederek ülkeyi terk etmesiyle sona erdi. Bu kadar kısa bir sürede halkın kararlılığı, gücü ve ordunun halkın yanında yer almasının dışında ikinci bir gücün oluşmasına zaman kalmadan lider devrilmiş oldu. Sonrasında kurulan geçici hükümetler döneminde bazı görevlerde Bin Ali döneminin kalıntılarının hayatta kalabilmesinin temel sebebi de bu oldu. Ancak son dönemde, özellikle seçimler sonrasında, bu dezavantajlar ortadan kaldırılmaya ve görece daha özgürlükçü bir döneme adım atılmaya başlandı. Bu anlamda Tunus devrimsel durumun devrimle sonuçlanmasını getirmesi ihtimalinin en güçlü olduğu ülkeler arasında sayılabilir.
Mısır’da ise durum tamamıyla farklı bir yönde ilerledi. Halkın baskıları ve kararlılığı hatta ordunun bir süre halkın yanında durması, Mübarek’in görevini bırakmasını sağladıysa da ülkede ikinci bir güç odağının oluşmamış olmasının yanı sıra sadece Mübarek’in gittiği ancak onun sisteminin devam ettirildiği bir süreç işlemeye başladı. Şu ana kadar yaşanan gelişmelere bakıldığında, alternatif bir ikinci gücün ortaya çıkarılamamış olması, sistemin el değiştirmesine ve arzu edilen yeniliklerin getirilebilmesine ket vurdu. Bu handikabın aşılabilmesi için halkın ordunun kendi yerini sağlamlaştırabilmek için verdiği çaba karşısındaki mücadelesini sürdürmeye devam etmesi ve deyim yerindeyse ikinci bir devrimsel süreci başlatması gerekiyor.
Libya’ya bakıldığında ise bu sürecin, en azından ikinci bir güç odağı oluşturma ayağının daha başarılı bir şekilde yürütüldüğü söylenebilir. Mart ayında kuruluşunu ilan eden Geçici Ulusal Konsey, Kaddafi rejimi karşısında bir alternatif oluşturabilmiş ve hatta çatışmaların ilerleyen safhalarında uluslararası arenada birçok ülke tarafından da Libya’nın resmi temsilcisi olarak tanınmıştı. Ülkenin an itibariyle içinde bulunduğu süreci yöneten ve halen varlığını sürdüren kurum da Kaddafi’nin gidişinden sonra lideri ve üyeleri değiştirilen Ulusal Geçiş Konseyi oldu.
Görüldüğü üzere, liderini devirmiş olsa da olmasa da bu sosyal hareket dalgasının içinde yer alan tüm ülkeler her ne kadar ortak sebeplerle yola çıkmış olsalar da farklı farklı süreçlerden geçiyor ve farklı sonuçlarla karşı karşıya kalıyor. Anlaşılan o ki bu duruma bir ad koyabilmek için henüz çok erken ve hem yeni yöneticilerin hem de halkların kendi talepleri çerçevesinde bir ülke inşa edip edemeyeceklerini bekleyip görmek gerekiyor. Bir şeyleri yeniden inşa etmek kolay olmadığı gibi devrim yapmak için de bir yıl değil yıllar gerekiyor.
Gamze Coşkun/ Usak.org.tr


|
İstanbul
14 / 22 °C
|
Ankara
11 / 26 °C
|
İzmir
13 / 26 °C
|
Bursa
12 / 25 °C
|
Adana
17 / 28 °C
|












